dosya : özgür abi

     biraz ucu açık bir konu aslında. aslında bana çok fazla iyiliği dokunmuş bir adam, ancak bir yönüyle de zararları dokunduğunu söylemek mümkün. arkasından asla kötü konuşma hakkım yoktur mesela, peki bugün geriye baktığımda ne kadar iyi konuşabilirim onu da bilmiyorum. en iyisi hikayeyi anlatayım...

    bu da bir yaz işiydi benim için, babamın kahveden tanıdığı bir ağabeyin yanında işe başlayacağımı öğrenmiştim. kahvede ayaküstü bir konuşmaymış belli ki, "bizim çocuk karne alıyor bugün. gelsin senin yanında çalışsın." söylemine cevaben; "tamam abi, sabah sekizde gelsin.." denilerek benim o yaz ne yapacağım belirleniyordu. daha ilk gün ne olduğunu bile anlamadan kendimi izmitteki köprülerde buldum. o uzun otoyol izmit'e vardığında üç tane köprü vardır. o köprüleri çok da iyi bilirdim, okul için de izmit'e sürekli gidip geldiğim için, otobüs durağına geçmek ya da şehir merkezine geçmek için o köprüleri zibilyon defa kullanmışımdır. işte o ilk gün yine o köprülerdeydim. güneş tepeden vuruyordu, bir anda çıraklığa başlamıştım yine. bilmediğim bir şeydi ancak nihayetinde alettir takımlardır bunların işlevlerini bildiğim için çabuk ayak uydurmuştum. saha işinde çok fazla tecrübem yoktu haliyle, bir yandan da tanıdık bir insan görür de rezil olurum diye çekine çekine geçirmiştim o günü. güneş de perişan etmişti. 

    köprüde çalışırken, uzun boylu güneş gözlüklü bir adam yanımıza geldi. "kim ulen bu" diye geçirdim içimden. meğersem patronmuş... derince'de bu yaptığımız işin, ufak bir de ofisi varmış. bunu mesai bittiğinde öğrenmiştim, ben her gün bir yerlere gideriz falan zannediyordum. neyse gündüz görüp içimden sataştığım adam, akşamında karşıma patron diye çıkınca afallamıştım. ayaküstü biraz sohbet falan. kötü anlaşmadık. sinirli bir adamdı. öfkelendiği zaman ortalığı esip gürletirdi. neye uğradığını şaşırır öylece sessizce kalakalırdın. onu kızdıracak bir şey yapmadığım için genelde bu öfkelerin muhatabı ben değildim. o yaz gerçekten de upuzun geçti. annemin fenalaştığı bir dönemdi. işin ciddiyetinin arttığı bir dönemdi. ben de sürekli işe gidip geliyordum. annemin hasta olması bir acındırma, mahcubiyet yaratmıyordu. epey de kavramıştım işi zaten. ne zaman ki yaz bitti artık okullar açılacak, özgür abi bana geleceğimle ilgili bir şeyler sordu. kendim de bilmiyordum açıkçası. dershaneye nereye gittiğimi falan sordu. ne dershanesi yahu... babamın ilginç bir şekilde karşı olduğu bir konuydu. asla dershaneye gitme ihtimalim yoktu yani. para harcamak istemiyordu bu şekilde. aklımın ucundan bile geçmiyordu yani dershane işi.. işte o sorusuna, bir dershane planımın olmadığını söyledim öylece kapandı gitti. ertesi gün beni izmit'e gönderdi. adam resmen dershane ısmarlamıştı bana. birisiyle pazarlık falan etmiş, anlaşmış bir şeyler olmuş. üniversiteye hazırlık senemde  dershaneye gitme imkanı sunulmuştu yani. 

    bu mahcubiyet aslında bir çok konunun başıydı. evet bir iyilik yapılmıştı bana karşı, üstüne herhangi bir şey de istenmemişti asla hakkını yiyemem. kafamın zehir gibi olduğunu, iyi yerlere gelebileceğimi düşündüğünü söylemişti. yalnız dershaneler açısından sıkıntılı bir sene olduğu için, gittiğim dershane de biraz problemli bir yer olduğu için çok fazla verim alamamıştım. yapılan iyiliği beğenmemek olarak algılatmak istemesem de, dershanenin o seneki ana odağı eğitim değil başka konulardı. bu da bize yansıyordu açıkçası. özgür abi, bütün bunların üstüne daha sonra evlenip boşanacağı sevgilisinden özel de ders verdirtti bana. hakkını yemeyelim muhteşem bir kadındı. bugün de çok çok iyi yerlerde. gerçekten de onun verdiği dersler sayesinde matematik çözebilmiştim. zaten matematik konusunda her zaman potansiyelim var ama bunu kullanmak beni çok üşendirdiği için asla iyi bir konuma getirmedim. işte o özel derslerle, matematik sorularını çözebildiğimi farkedince bir keyfim yerine gelmişti. bu iyilikler olmasa ben üniversite de kazanamazdım zaten. çok zor bir seneydi, annemi de kaybetmiştim. ancak bu yapılanların boşa gitmemesi adına, hatta yaşadıklarım sebebiyle mezuna kalmamın bir problem olmayacağını söyleyen özgür abi'ye rağmen gidip de bir üniversite kazanmıştım. bu bir meseleye dönüşmüştü benim için. ygs'de aldığım rezil sonucun üstüne, hiper bir çalışma düzeneği ile işi son dakikada çevirdiğim senaryo beni de tatmin etmişti. eh nihayetinde ortalama bir şeyler kazandım ama günün sonunda kazanmıştım. bu işin binlerce keşkesi var, hatta en keşkesi lisenin başına kadar gidiyor ama o başka konu tabi ki.

    üniversiteyi kazanmak, beraberinde bir burs da getirdi bana. adam bana sürekli para gönderdi şahsi hesabından. bunun için hep minnettar kalacağım mesela. telefonum bozulduğunda yenisini almam için yardım etti. kyk'dan atıldığmda ev tutmam için yardım etti. ne zaman paraya ihtiyacım olsa hep verdim. bu hakkı kötüye kullanmadım ama asla. her seferinde uzun süreler bekledim para istemek için. tabi bazen kendi aklına gelip atardı. en güzeli ondan gelen "dekont" içerikli mesajların bildirimleriydi. üniversite hayatım rahat geçtiyse, bazı şeylerde kafam çok ağrımadıysa sebebi odur yani. her zaman param oldu. eh bunun da bir karşılığı oldu tabi ki. her yaz soluğu onun iş yerinde aldım. sayısız mesai saatleri, bazen es geçilen pazar günleri. tüm yaz okul açılana kadar çalıştım. ne denirse yaptım, her zaman güzel çalıştım. işten kaçmadım. zaten bu huyumu da çok beğenirdi. verilen her görevde, masa başı da olsa, atölyede de olsa tam özen ile yapıyordum. resmi ol denildiğinde resmi oluyordum, ayak uydur denildiğinde ayak uyduruyordum. hemen her konuda bir şeyler yaptırdı bana. yaptığı iyilikleri, kendimce yazın sıkı çalışarak ödüyordum. en azından içim rahat oluyordu. 

    üniversite bittiğinde ise, kısa süreli bir işsizliğin ardından yine o koştu imdadıma. bu sefer ciddi bir görev verdi. o dönem işleri biraz büyütmüştü, açılmıştı. riskli bir durumdu, o durumda bana pozisyon verdi. ancak güzel başlayan serüven zamanla çok fazlaya döndü. birçok şey benim sorumluluğuma geçiyordu. hayır diyemediğim için biraz da, sırtıma yüklenen ek işler bir yerden sonra benim mentali çökertmeye başlamıştı. mesele para değildi. hatırı sayılır bir maaş veriyordu. ancak iş yükü bir yerden sonra fazla gelmeye başlamıştı. kendimi hiç dinlenmiş hissedemiyordum. verdiği kararları, uygulamak için genelde bana paslıyordu. başka insanlarla uğraşmak çok zordu, altını dolduramadığım şeylere onları ikna etmek daha zordu. telefonum susmuyordu, bazen bilmediğim numaralar arıyordu beni. herkese ayrı laf anlatıyordum. sonra birileri çıkıyordu ortaya, zaten yeterince sorumluluğum varken, üstüne yeni türeyen patroncukların bana iş vermelerine şahit oldum. hepsiyle birden mücadele ederken bir yerden sonra da çok yoruldum. son darbe de özgür abi'den gelen; "bu aralar seni hiç beğenmiyorum, ücretsiz izne çıkartmayı düşünüyorum.." cümlesi oldu. bu benim için aşırı yanlış bir şeydi. bu kadar emek veren, özen gösteren, çabalayan bir insana söylenmemesi gereken bir şeydi. hani kendimden o kadar feragat etmiştim ki, hak ettiğimin bu olmadığını düşündüm. aslında pek düşünmeden, ancak bugün bile yaptığım şeyin o gün için doğru olduğunu hissederek bir karar verdim ve işi bıraktım. bu bir ihanet gibi algılandı, gitmeme izin vermek istemedi önce, daha sonra ikna etmek istedi falan falan. ancak su bulanmıştı bir kere haliyle.. benim o işyeriyle bağım kopuverdi. sonrası başka bir hikaye tabii ki. 

    özgür abi'nin en güzel yanı sıktığı parfümdü bence. tabi bana verdiği paralar da güzeldi ama, bir insanın daha mekana gelmeden kokusu geliyorsa bu büyük bir özellik bence. adamın öyle bir parfümü vardı. başka birinde asla almadığım bir koku. işyerine geldiğini hep o kokudan anlıyordum. bu atölyede boya yaparken de öyleydi, plakalara led döşerken de öyleydi, armatür montajı yaparken de öyleydi, sosyal medya postu hazırlarken de öyleydi, ihale dosyası hazırlarken de öyleydi, personel maaşlarını hazırlarken de öyleydi, gerekli belgeleri toparlarken de öyleydi, satın alma yaparken de öyleydi... yaptığım tonlarca iş vardı ama gelen koku değişmiyordu. her dönemde farklı bir işin içinde uğraşıp duruyordum. ayrıca bu işlerin hepsini hakkıyla yaptım, cezalardan kurtardım onları. uykusuz tır başlarında bekledim, işler yetişsin diye bir sürü personele dil döktüm fedakarlık istedim. bu yaptıklarımın hepsi aslında benim fedakarlığımdı. elbette diyorum ya, onun yaptığı iyiliklere bir karşılık olarak gördüm. ödeştiğimizi hissettim hep. o beni sokakta kalmaktan kurtarmıştı, o beni kimsesiz hissettirmeyecek kadar paralı yaşattı uzaklarda. her istediğimde yardım etti. ben de onun için yapabildiğim her şeyi yaptım. gönül isterdi dişimi daha çok sıkayım ama bana da çok haksızlık yapılmıştı o dönem ve bunları inkar da etmemişti.

    bugüne geldiğimizde artık görüşmüyoruz. son konuşmamızın üzerinden yıllar bile geçmiş olabilir. kırgın değilim, kızgın değilim. belki o bana kızgındır. şu yaşadığım son durumlarda belki ona gitsem yine bana sahip çıkardı, bir şeyler yapmama yardımcı olurdu. bu sefer boynumu eğip gidemedim. yeterince kurtarmıştı beni çünkü, hem bu sefer ben de ona verecek bir karşılık yoktu. hayatımın şekillenmesinde çok fazla emeği olan bir insan, bunun sonucu doğru bir yerlere mi vardı bilmiyorum. yine de hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçtiğinde epey yere sahip olduğu aşikar. özünde iyi bir adamdı, çok sinirliydi, çok kavgacıydı. kafasının içindeki dertleri çözemiyordu. bir gün çok iyi bir insan olmak isterken, öbür gün çok kötü bir insana evriliyordu. iş hayatının getirdiği şeylerden kaçamadığı zamanlar oluyordu. özel hayatında çok şanssızlıklar yaşadı. mükemmel bir insanı kaybetti. sebeplerinin ne olduğunu bilmesem de ayrılmalarına çok üzülmüştüm. onun da çok üzüldüğüne şahit oldum. keşke hayat böyle ilerlemeseydi diyorum, keşke hiç üzülmeseydi. işleri iyi gitseydi, daha sakin bir insan olabilseydi. hak ediyordu her şeyi, ancak hak ettiği şeyleri yok etmekte de kendisinin payı oluyordu. bir şekilde ayakta kalarak kapatıyordu günü. kalbim her zaman iyiliğinden, huzurundan yana olacak. çünkü bugünlere geldiysem payı var. daha farklı, daha abi kardeş bir ilişkimiz olsun isterdim. ilişkimiz para ve emek üzerine kurulu kaldı hep. şunu unutmuyorum mesela asla, kendisi çok küfürbaz kavgacı bir insan iken, benim ağzımdan bir argo duyduğunda bana yakıştıramıyordu. sokak ağzı ile konuşmamı istemiyor, kendime yakışan şekilde nazik ve elit olmamı istiyordu. bu konuşmayı yaptığımızdan beri, ben genelde insanlara karşı çok nazik konuştum toplum içinde, ne zaman ki dilim kaymaya başlar hep o uyarısını hatırlardım. bana verdiği tek öğütü, tek manevi abiliği unutmadım yani.. sanıyorum ki bugün bir telefon açıp bir şey istese yine ikiletmeden yaparım gibi duruyor, ancak esas sorun benden artık bir şey istemiyor... 

    bu da aklımdaki başka bir meseleydi işte. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

dosya : stuart little 2

dosya : aygün abi

dosya : kaan tangöze