Kayıtlar

dosya : kulaklık

      hayatımın ayrılmaz bir bütünü gibi bu kulaklık işi. müziği hoparlörden dinlemeyi hiç sevmem, ya da bir videonun sesini. tek başıma bile olsam bir kulaklık takma ihtiyacı hissederim. bu seneler evvelden gelen bir huy, insanları rahatsız etmemek ile örülmüş daha sonra ise benim dinlediğimi veya izlediğimi başkasının bilmesine gerek yok anlayışı ile evrilmiş. tabi tek başımayken de taktığımı fark edince işin delilik kısmını da yaşıyorum. en önemli konu şudur; "kulaklıklar her zaman bozulur!"     çok ucuz sayılabilecek o kablolu kulaklıklarla başladı serüvenim. babamın telefonunun bir kulaklığı vardı ve takıp şarkı dinlemek isterdim. ancak bizim şahıs bu konuda da inanılmaz bir fikriyata sahipti, telefon aldığı gibi kulaklığı çöpe atardı. kulaklık takmak yanlış bir şeydi, beni her kulaklıklı gördüğünde hakaret ederdi mesela. ilk mp3 çalarımı aldığımda kulaklıklarla olan maceram başlamıştı. her zaman bir yedeğini bulundurmaya çalışırdım. çünkü aldığım kulaklıkl...

dosya : yarım elma

      youtube'da takılırken hafızamdaki bir detay olarak görüp; "dur bir izleyeyim" diyerek tükettiğim bir dönemin harika dizisi yarım elma... gerçekten hoş bir deneyim idi, beni güzel hissettirdi arkada dönüp durması. kısa süre içerisinde de bitirdim.      dizi, yıllar evvel ayrı düşen iki kız kardeş hakkında. janset'in oynadığı yonca karakteri şehirli bir aile tarafından evlat ediniliyor. günay karacaoğlu'nun oynadığı gonca karakteri ise köyde yaşayan bir kadın. bu ikisi ikiz kız kardeşler. gonca karakteri birden bire ikiz kardeşi yonca'nın izin sürmek için şehire gitmeye karar veriyor. çok düz bir kararla yapıyor bunu, bununla alakalı bir hikaye anlatmıyorlar bize. bir nenenin hastalığı var ve gonca, yonca'nın hiç bilmediği bu neneyi son kez görebilmesi ve onunla yaşaması için onu almaya gitmesiyle başlıyor dizi. bu sırada yonca karakterini tanıyoruz. janset gerçekten çok çok çok güzel bir kadınmış. yakın çekim sahnelerinde bayıldım kendisine. bu kadar ...

dosya : briç

      bugün önce yarım yamalak öğrendiğim bir oyundan, sonra da yaşadığım olaydan bahsedeceğim. briç diye bir kart oyunu var. tam da ben bunun yazısını yazdığım sırada, kocaman bir turnuvaya ev sahipliği yaptık. hayattan bezdim, içim dışım briç oldu.. madem bu kadar maruz kaldım, yazıya dökerek ölümsüzleştirmek de bence çok mantıklı bir iş olurdu.       briç, dört kişiyle oynanan, takım çalışmasını ve stratejiyi içeren bir iskambil oyunudur. genellikle 52 kartlık standart deste ile oynanır ve amaç, belirli bir sayıda el almak ya da rakibin bunu yapmasını engellemektir. aslında batağı andıran bir yapısı var koz seçmeli kısmında ama işin rengi karmakarışık..      işin en temelinden başlayalım. briçte 4 oyuncu var ve bunlar, iki kişilik takımlar halinde oynar. oyuncular saat yönünde oturur ve masada genellikle "kuzey", "güney", "doğu" ve "batı" olarak adlandırılır. kuzey-güney ve doğu-batı birbirine karşı oynayan takımlardır. oyun iki temel...

dosya : mersinli emre

      benim çok değer verdiğim bir insan. arkadaşım ama epeydir görüşmedik. kendisine bir konuda ayıp etmiş olabilirim. düzeltmek için gerçekten çabalıyorum en kısa zamanda arayı en azından normalite bir hale getirmek istiyorum. bakalım hayat ne getirir.      onunla ilk tanıştığımdan beri kimyamız hep uyuştu. çok sıkı arkadaşlar olmadık, her gün konuşmadık, her an birlikte değildik ama çok iyi anlaşırdık. onun çok samimiyete gelemeyen bir yapısı var. bazen insanlarla uzaklaşmak istiyor, bir mesafe olsun istiyor. normal insanlarımız buna pek dikkat etmezler, o da hep durumu idare eder. içinden gelmese de nazik davranır. ben onu hep anlamaya çalıştım, samimi olduğu zamanlarda çok samimi oldum. uzaklaşmak istediği zamanlarda ortalıkta olmadım. tüm bu süreçler için de kendisine hiçbir zaman tavır göstermedim, ya da neden böyle olduğunu sorgulamadım.      işin özü birbirimize de hep yardımcı olduk. ihtiyaç duyulduğunda evden çıkmayan ben o nereye ...

dosya : francesca michielin

      hanımefendi ziyadesiyle benim gözde sanatçılarımdan biridir. aslında ortak noktalar bir yerde fazla kesişince kendisine ısınmam ve takip etmem zor olmadı. francesca italyan bir sanatçıdır. italyanva şarkıları elbette araştırmadan anlamak mümkün değil, ancak bu şahısta genelde ilk tınıda da, anladığımda da hoşuma giden şeyler olmuştu.      italya’nın müzik sahnesinde bazı isimler yıllar içinde gelip geçerken, bazıları kalıcı bir iz bırakır. francesca michielin, bu iz bırakanlardan biri. 2011’de x factor italia’yı kazandığında henüz 16 yaşındaydı ama sesindeki o derinlik ve şarkılara kattığı duygu, yaşıtlarından çok daha olgun bir müzisyenle karşı karşıya olunduğunu göstermişti. millet de bu yüzden bayılmıştı kendisine. geçen yıllar içinde müziğini farklı yönlere taşıdı, sınırları denedi ama özünü hiç kaybetmedi. işte onu benim gözümde bu kadar özel yapan şey de bu: değişime açık ama kendinden ödün vermeyen bir sanatçı.     ilk olarak karşıma ...

dosya : the bellflower bunnies

      benim çok çok sevdiğim bir çizgi diziydi. fetö propaganda kanalı yumurcak tv'den hatırlıyorum. gerçekten niş bir yapımdı. yumuşak bir dokusu vardı. her yaştan izlenebileceğini düşünüyorum. tabi daha alt yaş çocuklara hitap eden bir projeydi nihayetinde ama sakinleştirici bir yönü de olduğunu düşünüyorum.      bu fransa-kanada ortak yapımı çizgi film, "la famille passiflore" adlı çocuk kitaplarından uyarlanmış. başrolde beş sevimli tavşan kardeş var: periwinkle, poppy, violet, mistletoe ve dandelion. onların maceraları, doğayla iç içe, samimi ve öğretici bir yolculuk sunuyor. zaten hepsinin isimlerinin bir çiçek ismi olması, ve hepsinin kendilerine has karakteristik özelliklere sahip olması işi ayrı bir noktaya taşıyor. babaları bramble ağabey ve sürekli örgü ören zinnia hala karakterleri de işin cabasıdır. ayrıca ek sekanslarda gözüken iki tane de fare vardır ki, genelde bu tavşanlar ne yaparsa onu taklit eden şeyler yaparlar, ya onların yaşadığı duyg...

dosya : dayım

      küçükken ara ara dayımların evine giderdik. aslında amaç annemin, anneannemi ziyaret etmesiydi. yani annesini görmeye gitmek isterdi, eh biz de peşinden giderdik. anneannem, dayımla birlikte oturuyordu. dolayısıyla dayımların evi oluyordu işte gittiğimiz yer. onun da kendi çapında bir ailesi vardı. hatırladığım kadarıyla dayımı hiç çalışırken görmedim. bir iş kazası sebebiyle malulen emekli olmuştu, genç diyebileceğimiz bir yaştan itibaren emekli maaşı alırdı, üstüne de anneannemin maaşını da aldığı için bir geçinme sorunu yoktu. zaten ev de kendilerinin idi. dedem dört çocuğuna eşit miktarda paylaştırmıştı ancak dayım oturuyordu ve anneanneme de bakıyordu bir nevi.      üç tane erkek evladı bebekken ölen bir çiftin artık son ümidi. sadece hayatta kalması bile büyük bir sevgi sebebi. erkek evlat! ablaları da çok seviyor, evin neşesi gibi bir şey. her yaptığı mazur görülmüş, serbest bırakılmış. gezmiş tozmuş hayatı da yaşamış. günü gelmiş evlen demişle...

dosya : bulmaca

      oldum olası bulmaca işini severim. biraz fazla yaşlı bir alışkanlık olsa da böyle gazetelerin bulmaca eklerini doldurmak epey hoşuma gider. o kocaman çengel bulmacada çoğunu bilmediğim sorulara rağmen, tek tük de olsa dolduruyor olabilmek iyi hissettirirdi. hatta bir zaman bir bulmaca kitabı da almıştım bu zevkim uğruna.      o kocaman gazete kağıdından ziyade, daha küçük ölçekli bulmacalarda ise bilmediğim cevapları bakarak tamamını doldurma eğilimi oluşuyor. işin ilginci, hafızam mükemmel olmasına rağmen bulmaca sorularına olan cevapları hep unutuyorum. hani bakarak doldursam bile, başka bir zaman farklı bir bulmacada aynı soruyu bulamadığım oluyor. bulmaca zekam gerçekten zayıf. tabi bu soru-cevap bulmacalarında geçerli.      mesela bu kelime avı işini çok severim ve genelde kusursuz yaparım. gözlerim deli gibi kelimeleri işaretler ve bulur. sonracığıma bu şifreli harf bulmacalarına da bayılırım. yani mesela kutularda sayılar yazar y...

dosya : spor hocası atakan

      üniversiteye gittiğim ilk sene bir spor salonu deneyimim oldu. ankaralı kelin zorlamasıyla ve gerçekten de kilo vermek için. aslında o günlerde bu kadar şişko değildim. biraz kilo versem fit bir tip olacaktım. yolun başında alınmış bir aksiyondu. eğer devamlı gitseydim, zamanla evde yiyip yiyip göbeğim yağ bağlamayacaktı.. ufak bir hata diyelim.      spor salonu işi güzeldi aslında. aklıma ilk gelen şey salonun kokusu. ter kokusunu bastırmak için bir parfümleri vardı sanırım fıs fıs sıkılıyordu bir cihazdan. ankaralı kel ile geldiğimizde kayıt mayıt derken bizi atakan isminde bir hoca karşıladı. ilginç bir tipti. yani spor salonundaki hocaların kaslı maslı, en azından steroid basmış tipler olduğunu hayal edersiniz. ancak atakan hoca gerçekten çelimsiz bir tipti. ağzı çok fena laf yapıyordu. bir şeyler anlattı anlattı, ben kendimi direkt adadım bu işe mesela. herifin her dediğini yapacak duruma gelmiştim. öyle bana bir diyet programı falan yazdı, sonra...

dosya : cool lime

      yani bence muazzam bir icat. starbucks'dakini demiyorum ama.. dimes'in çıkarttığı ürünü diyorum ben. hani böyle meyve suyu paketi gibi bir şeyde satıyorlar. bardağa biraz koyuyorsun, üstüne de su ekliyorsun al sana içecek şekli. buraya yazacak kadar beğeniyorum.. aslında ilk başta reklamlarda görüp merakımı çekmişti. eski kız arkadaşımın evinde, yemeksepeti markette çok faal olduğum zamanlar olduğu için kolaylıkla deneme fırsatı buldum. kocaman bardaklara, birazcık ondan ve bolca su koyarak denemiştik. harika bir tadı vardı. özellikle yaşlandıkça, tatlı şeylere olan hassasiyetin artması sebebiyle böyle dengeli, ayrıca tatlı bir şey bulmak çok güzeldi. bunun sayesinde kolayı da azaltmıştım.     paket paket alıyordum. su da içmiş oluyordum bundan tüketince. hele içine de buz atınca süper oluyordu. tabi benim doyumsuzluk giderek bunun oranını arttırmak oldu. hani bardağın beşte birine dökerdim en başta, dörtte biri oldu, en son üçte biri oldu. yetin be adam b...

dosya : sopalı

      doğduğum hastaneye de yer vermezsem olmazdı. ki zaten oraya zibilyon defa gitmişimdir. derince'deki hastaneye insanların verdiği isimdi sopalı. orada doğmuşum, birçok konuda oraya görünmüşüm. hastaneye giden yolları epey bir aşındırmışım. yani benim için en özel hastane orası oldu bunca senedir. bugün belki bir daha gitmeme şansım bile var, ancak güncel durumda sopalıdır hastane diyince aklıma gelen.      hatırladığım ilk zamanlar, o hastaneye ulaşımımız yürüyerek oluyordu. yani evden çıkıp fıtı fıtı yürüyünce bir yerden sonra hastaneye ulaşıyorduk. annem için, abim için ve kendim için defalarca gittiğimizi hatırlıyorum. elbette acil kısmına da sayısız ziyaretimiz olmuştu. mesela körfez'in de kendi hastanesi var ama asla kıyaslanamaz ikisi bence. körfez'in hastanesi plastik prefabrik gibi bir şey, yani hastaneye geldiğinde pek öyle iyileşecek gibi hissetmiyorsun. sopalı'da ise durum biraz daha farklı, büyük bir kompleks yapıymış gibi karşına çıkıyor. ...